İçeriğe geç
Sevgili İnsan

Videolar › Uyanış sonrası akıl ve kalp dengesi

Uyanış sonrası akıl ve kalp dengesi

Murat Avcıoğlu, uyanıştan sonra aklın ve kalbin, yani rasyonel düşünce, diyalektik mantık ve sezginin nasıl kullanılacağını, hiççiliğe düşmeden iç tutarlılıkla yaşamanın yolunu anlatıyor.

Videonun bölümleri29 bölüm

Bu videoda

Bir canlı yayında Murat Avcıoğlu, uyanış ve aydınlanma kavramlarını netleştirerek başlar: bunlar tarih boyunca varlığın birliğini fark etmek için kullanılmıştır; sonrası uzun bir süreçtir ve tekamül yavaş ve sindirerek olur. Akıl derken rasyonel düşünce, klasik mantık, diyalektik mantık ve akli sezgi; kalp derken aklın yetmediği yerdeki sezgisel yeti kastedilir. Duyguların kalple değil zihinle ilgili olduğu, sezginin Buda’nın söylediği altıncı duyu gibi bir yeti olduğu, zihin durunca parladığı anlatılır.

Uyanıştan sonra ilk adım olarak “hayatımda nelerin olmasını, nelerin olmamasını istiyorum” sorusu önerilir. Bir izleyici sorusuyla “hiçbir şey fark etmez, biz hiçiz” diyen hiççilik eleştirilir; Tanrı’dan başka varlık olmadığı hâlde insanın nitelikli benliğiyle ikinci bir tecelliye sahip olduğu, kaderin dallanan bir program olduğu anlatılır. Sunucu İnan’ın itirazı üzerine evrimin bilimsel olup olmadığı tartışılır (yanlışlanabilirlik, Hume ve Popper, diyalektik evrim). Son soruda, aydınlanmış birinin yine zihne ve egoya düşüp düşemeyeceği cevaplanır: akıl ve sezgiyi kullanmadan önce onları gözleyen yetiyi fark etmek, haftada bir iki kere birkaç dakika sakin oturmak, kalbi zulümden ve kinden uzak tutmak ve huzursuzluğu bir ihbar olarak okumak önerilir.

Bu videodan 25 kesit

Uyanış, birliği görmektir

Avcıoğlu, uyanış ve aydınlanma sözcüklerinin tarih boyunca kişide nitelik bakımından farklı bir değişimi anlatmak için kullanıldığını söylüyor. Ontolojik olarak varlığın birliğini görüp bunu kafasında ve göğsünde içselleştirmeye uyanış dendiğini; kendisi dahil bütün varlıkların hakikatte birer töz olmadığını, varlıklarını başka bir tözden aldıklarını görüp kabullenmenin aydınlanma sayıldığını anlatıyor. Buda’nın da “aydınlanmış kişi” anlamına gelen bir lakap olduğunu hatırlatıyor.

“Ontolojik olarak varlığın birliğini gördüğünüz zaman, bir kişi bunu kafasında ve göğsünde iyice hissedip içselleştirdiği anda, tarih boyunca buna uyanış dendi.”

Kesiti aç

Uyanış bir başlangıçtır

Avcıoğlu, tarih boyunca uyanış dendiğinde ontolojik gerçekliği fark etmenin kastedildiğini, “peki sonra ne yapmalıyım” sorusunun ise bir yaşam biçimi olarak adlandığını ve uzun süren bir süreç olduğunu söylüyor. Yirmi, otuz, kırk yıllık şartlanmış zihnin, alışkanlıkların ve davranış biçimlerinin bir anda düzelmesinin imkânsız olduğunu, olmaması gerektiğini; tekamülün yavaş ve sindirerek ilerlenen şeylerle olduğunu anlatıyor ve kavramın bu biçimde konmasını öneriyor.

“Tekamül yavaş ve sindirerek ilerlenen şeylerle olur. Aniden olan şeyler insanı tekamül ettirmez.”

Kesiti aç

Kalp, sezgisel yönümüzdür

Avcıoğlu, tarih boyunca akıl ile insanın rasyonel düşünce ve klasik mantık çerçevesinde değerlendirilen sağduyu yönünün, kalp ile de aklın yetmediği alanlardaki sezgisel yönün kastedildiğini açıklıyor. Buda’nın insanda beş duyuya ek olarak altıncı bir duyu, sezgi olduğunu söylediğini, kalp diye özetlenen şeyin bir duyu, bir yeti olduğunu hatırlatıyor.

“Buda sezgiyi, yani kalp diye sonradan özetlenen şeyi, bir duyu, bir yeti olarak insanda olduğunu iddia etti.”

Kesiti aç

Sezgi, bir duyu gibi bir yetidir

Avcıoğlu, duyu yetisini anlatmak için bin kilometrelerce göç yolunu her yıl bilen somon balıklarını ve kuşları örnek veriyor. İnsanın algılama yetilerinin hayvanlarınkiyle aynı olacağına dair bir kural olmadığını, tanıdığı bazı insanların yedinci bir duyusu olduğunu söylüyor. Elektromanyetik alanları algılayan bir duyumuz olsaydı yönümüzü kolayca bulacağımızı, sezgi yetisinin de böyle bir yeti olduğunu anlatıyor.

“Çevremizdeki elektromanyetik alanları algılayan bir duyumuz olsaydı hiç kaybolmazdık.”

Kesiti aç

Zihin durunca sezgi parlar

Avcıoğlu, Siddhartha Gautama’nın, dış dünyayı beş duyuyla algılamayı ne kadar durdurabilirsek düşüncelerin de o kadar duracağını fark ettiğini anlatıyor. İlk anda iki üç saniye olan bu duraklamanın, on beş yıl ısrar edilince saatlere uzayabildiğini; zihin çok güçlü olduğu için klasik mantığın sezgiyi altında boğduğunu, sezgi naif bir titreşim olduğu için zihnin karmaşası durunca açıldığını söylüyor ve bunu kendilerinin de deneyimlediğini ekliyor.

“Zihin çok güçlüdür. Düşünceler, klasik mantık, akıl girer devreye, boğar o sezgiyi altında. Sezgi zayıf kalır, çünkü naif bir titreşimdir.”

Kesiti aç

Ölümümüzü ve sevgiyi sezgiyle biliriz

Avcıoğlu, akli sezgiye örnek olarak ölümü veriyor: klasik mantık bütün canlıların doğup büyüyüp öldüğünü gösterir, “biz de öleceğiz” bilgisi ise akli sezgiyle gelir. Bir de karşımızdakinin “seni seviyorum” demesinin mantıkla, kesin bilgiyle bilinemeyeceğini, yoğun bir iletişim varsa onun bizi sevip sevmediğini sezgiyle hissedebileceğimizi söylüyor.

“Hepimiz kendi ölümümüzü akli sezgimizle biliriz.”

Kesiti aç

Uyanıştan sonra ilk soru

Avcıoğlu, kendi deneyimine dayanarak uyanıştan sonra “bundan sonra ne yapmalıyım” sorusunun doğal olarak doğduğunu, buna önce en çok güvendiğimiz aklımızla, mantıklarımızla ve akli sezgilerimizle bir yol haritası bulmamız gerektiğini söylüyor. Her büyüklükteki konuda işe yarayacak tek bir soru öneriyor: Bundan sonra hayatımda nelerin olmasını istiyorum, nelerin olmamasını istiyorum?

“Bundan sonrasında hayatımda nelerin olmasını istiyorum ve bundan sonrasında hayatımda nelerin olmamasını istiyorum?”

Kesiti aç

Çatışma, ortak istemediklerimizde çıkar

Avcıoğlu, sorunun ilk yarısının herkesin aklına geldiğini ama ikinci yarısının genellikle unutulduğunu söylüyor. Ticari ortaklıklarda, evlilikte, arkadaşlıklarda insanların ortak yapmak istedikleri şeylerde pek sorun çıkmadığını, büyük çatışmaların ortak yapmak istemedikleri şeyler konuşulmadığı için çıktığını belirtiyor. Uyanıştan sonra aklı kullanmanın en güzel yolunun bu soruyla başlamak olduğunu ekliyor.

“İnsanların ortak yapmak istedikleri şeylerde pek sorun çıktığı görülmez. Genelde büyük sorunlar, ortak yapmak istemedikleri şeyleri konuşmadıkları için çıkar.”

Kesiti aç

Diyalektik mantık, olmamasını da yaz dedi

Avcıoğlu, ilk seferde kimsenin bu soruya doğru cevap veremeyeceğini, kendi deneyiminde de öyle olduğunu söylüyor. Uyandığı odadan çıktığında bu hakikatle ne yapacağını düşündüğünü; klasik mantığın hızlıca neyin olmasını istediğini sayıp konuyu kapattığını, diyalektik mantığın ise ona hayatında nelerin olmamasını da yazmasını söylediğini anlatıyor.

“O zaman diyalektik mantık bana hemen dedi ki, hemen şunu da yaz: Hayatımda bundan sonra nelerin olmamasını da istiyorum. Bu çok değerliydi.”

Kesiti aç

Hiççilik

Avcıoğlu, “aydınlanmış için hiçbir şey fark etmez, biz zaten yokuz” diyen vahdetçilerin çoğunun, zihinlerini günlerce durdurup bütünü deneyimleyemedikleri için okuduklarını seslendirdiğini söylüyor. Bütünü gerçekten deneyimleyenlerin bu görüşe katılmadığını; “adam öldürsem de o öldürüyor, çocuk olsa da olmasa da fark etmez” diyen bu tutuma hiççilik dediklerini anlatıyor.

“Bütünü deneyimleyenler bu arkadaşlara katılmadılar.”

Kesiti aç

Aydınlandıktan üç saniye sonra

Avcıoğlu, “hiçiz, hiçbir şey yok” diyenlerin, babaları ya da eşleri seslendiğinde içlerinden yükselen korkuyla kuzu kuzu gittiklerini, yani bu güzel retoriğin gerçeklikle uyuşmadığını anlatıyor. Aydınlandıktan üç saniye sonra ölselerdi bunun gerçek olacağını, çünkü o zaman bu insanla otuz, kırk, elli yıl bu dünyada yaşamayacaklarını söylüyor.

“Biliyor musun, aydınlandıktan üç saniye sonra ölseydik harika bir şey olurdu. Çünkü o zaman gerçek olurdu.”

Kesiti aç

Rabbin tecellisi iki katmanlıdır

Avcıoğlu, bütünü deneyimleyenlerin Rabbin tecellisinin insan için iki katmanlı olduğunu fark ettiklerini, bunun insanı tavşan ve sincaplardan ayıran en büyük fark olduğunu söylüyor. İnsan bunu gördüğü hâlde kendini bir kukla gibi görüp yalnızca “lâ fâile illâ Hû” deyip susarsa çelişkili hayatlar yaşamak zorunda kaldığını, bu çelişkileri taşıyamayanların akılcılaştırma ve çarpıtma savunma mekanizmalarına başvurduğunu anlatıyor.

“Rabbin tecellisi insan için iki katmanlıdır. Bizi tavşan ve sincaplardan ayıran en büyük fark budur.”

Kesiti aç

İlahî ve mecazi aşk ayrılmaz

Avcıoğlu, Muhyiddin İbn Arabî’nin Nizam’a duyduğu aşkı örnek vererek, “lâ mevcûde illâ Hû” deyip bir yandan ilahî aşk, bir yandan mecazi aşk diye ayırmanın dualiteyi kabul etmek olduğunu söylüyor. Tanrı’ya aşkın nasıl duyulacağını soruyor: eski dinlerin dünyaya aşkın Tanrı’sı bulunamaz; vahdet inancında çevredeki her şey Tanrı’nın görünen yüzüdür ve depreme karşı mühendislik hesabı yapmak da Tanrı’ya sığınmaktır. Aşkı, önceliği kendi egosuna değil sevilene akıtmak, onu olduğu gibi sevmek diye tarif ediyor.

“Hem sen lâ mevcûde illâ Hû deyip hem ilahi aşk, mecazi aşk diye bölemezsin.”

Kesiti aç

İç tutarlılıkla yaşamak

Avcıoğlu, neye inandığımızın değil, inandığımızla iç tutarlılık içinde yaşamanın önemli olduğunu söylüyor. Kendisi “her şeyi yapan Allah” diye inansaydı kimseyi kınamayacağını, evinde sakin oturacağını; ama o görüşte olanların evde hiçbir şey yapmadan bir saatten fazla oturamadığını, çıkıp insanlara rehberlik yapmaya kalktığını söylüyor.

“Neye inandığımız önemli değildir. O anda önemli olan, inandıklarımızla iç tutarlılıkla yaşamaktır.”

Kesiti aç

Bilinç, bize verilmiş bir lütuf

Avcıoğlu, aklın ve kalbin kullanımının iki kademeli tecelliye dayandığını söylüyor: Tanrı’dan başka varlık yoktur, ama insan kendi benliğinin farkında olan, öteki varlıklardan nitelik bakımından farklı bir varlıktır. Bütün peygamberlerin, arifin, mürşidin içsel sezgide bunu fark ettiğini; bilincin evrenin ana ilkelerinden biri olduğunu, en üst düzeyde insanda tecelli ettiğini, bu yüzden insanın tekamül yaşayabileceğini anlatıyor.

“Biri de bilinç. Bunu en üst düzeyde bizde tecelli ettirmiş. Demek ki bununla bir tekamül yaşayabiliriz.”

Kesiti aç

Kader, dallanan bir programdır

Avcıoğlu, kaderi her insan için dallanıp çatallanan bir ana program olarak anlatıyor: büyük seçimlerde seçimi insana bırakmış, seçimden sonra gelişecek olayları yine yazmış olması “lâ fâile illâ Hû”yu bozmuyor. Aksi hâlde akıl ve benlik farkındalığının bir anlamı olmayacağını, insanın tavşanlar ve sincaplar gibi içgüdüleriyle yaşayıp gitmesi gerekeceğini söylüyor.

“Bizim kadere bakışımız böyledir. Yoksa biz bu akıl, bu kadar benlik farkındalığı, tanrısal ruh falan, bunların bir anlamı olmazdı.”

Kesiti aç

Evrime en ters şey: farkındalık

Avcıoğlu, bilimsel olarak evrime en ters şeyin homo sapiens’teki, kendi benliğinin farkında olmak denen bilinç olduğunu söylüyor. Bir buçuk milyar yıl boyunca adaptasyonunu sağlayan türlerin devam ettiğini, bizde ise yetmiş ile yüz bin yıl önce bir bilinç çıktığını; psikolojik hastalık, nevroz ve depresyonun kendi benliğinin farkında olan bir varlığın uğrayabileceği felaketler olduğunu, maymunların ve sincapların depresyona girmediğini anlatıyor. David Chalmers’ın felsefi zombi düşünce deneyine dikkat çekiyor.

“Bilimsel olarak evrime en ters şey, homo sapiens’teki farkındalık, kendi benliğinin farkında olmak denilen şeydir.”

Kesiti aç

Bilim ve yanlışlanabilirlik

Avcıoğlu, Karl Popper’ın görüşünün David Hume’a dayandığını anlatıyor: Hume’a göre güneşin her gün doğudan doğması gibi sınırlı sürede gözlediğimiz düzenlilik bir nedensellik yasası sayılamaz; tüme varım bilimsel olamaz. Popper’ın “bütün kuğular beyazdır” örneğini, tek bir siyah kuğunun bunu yanlışlayacağını, bilimin tanımında doğrulanabilirlikten önce yanlışlanabilirlik ilkesinin geldiğini; yanlışlanabilirliğin deney ve gözlemle yanlışlanmaya açık olmak demek olduğunu söylüyor.

“Yanlışlanabilirlik şu demektir: Bilimsel olup olmadığı ele alınan bir konunun deney ve gözlem yoluyla yanlışlanmaya açık olması.”

Kesiti aç

Bilinç beynin içinde doğmaz

Avcıoğlu, insan beynindeki mikrotübül kanallarında kuantum bir mesele olduğunun söylenmeye başlandığını anlatıyor. Kendi tezine göre bilincin, farkındalığın insan beyninde ortaya çıkan bir şey olmadığını, bütün evrenin bir ilkesi olduğunu, bir okyanus gibi evreni kaplayan bir alanla beyindeki elektrokimyasal olayın etkileşiminin bu kadar yüksek bir bilinç seviyesine yol açtığını söylüyor; bunu önümüzdeki on yirmi yıl içinde göreceğimizi tahmin ediyor.

“Bilinç, farkındalık insan beyninde ortaya çıkan bir şey değil. Bilakis bütün bu evrenin bir ilkesi.”

Kesiti aç

Evrim diyalektik ilerler

Avcıoğlu, evrimin hak olduğunu, her şeyin değişip dönüşmesinin çokluğun niteliği olduğunu söylüyor. Hem evrime itiraz edenlerin hem onu savunanların çoğunun diyalektik mantığı bilmediği için “ara formlar” tartışmasına girdiğini; hücrenin çekirdekli ve zarlı forma geçmeden önce yaklaşık bir milyar sekiz yüz milyon yıl formda hiçbir değişiklik görülmediğini, sonra ani bir sıçrama olduğunu, nicel yığılmaların nitel sıçramalara yol açtığını anlatıyor.

“Evrim öyle ilerlemez. Evrim diyalektik ilerler.”

Kesiti aç

Önce aracı fark etmek

Avcıoğlu, tanrı, sapiens ve âlem biçimindeki çift kademeli tecelliyi görmüş aydınlanmış birinin, akıl ve sezgisini kullanmadan önce bir aracı fark etmesi gerektiğini, bunları bir efendinin kontrolünde kullanmamanın riskli olduğunu söylüyor. En iyi eğitimi almış profesörlerin bile çocuğun yapmayacağı mantık hatalarına düşebildiğini hatırlatıyor.

“Mesele aklımızı ya da sezgimizi kullanmaktan önce, bizdeki onları da kontrol edebilecek muhteşem bir aracı fark etmek.”

Kesiti aç

Önce o büyük yetiyi fark edelim

Avcıoğlu, adına Tanrı’nın üflediği ruh, üçüncü göz ya da başka bir şey denirse densin, insanda tavşandan ve sincaptan nitelik bakımından farklı bir yeti bulunduğunu, ona geçildiğinde rasyonel düşüncenin de sağlıklı kullanılabildiğini söylüyor. Zihnin sapmalarını, duyguların, içgüdülerin, arzuların insana neler yaptırmak istediğini sakince gözlemlemenin, hatta zamanla bilinçdışının ne saçmalıklar yaptırabildiğini görmenin mümkün olduğunu anlatıyor.

“Ne derseniz deyin, ama bizde nitelik farklı bir yeti var, şu tavşanlardan, sincaptan.”

Kesiti aç

Kendimize bakmamızı sağlayan yeti

Avcıoğlu, sakince oturduğumuzda bize duyguların çalkantısını, çocukluktan beri kodlanmış şartlı zihnin gerçeklikle uyuşmayan yanlarını ve hayatın somut gerçeklerinden habersiz yaşayışımızı gösterebilecek yetiyi önce fark etmemiz gerektiğini söylüyor. Çok zeki, rasyonel insanların bile bu yeti fark edilmediği için basit içsel tutarsızlıklara düşebildiğini, insanı yok sayıp her gün yaşadıkları gerçeği, örneğin soğandan gözlerinin yaşarmasını inkâr edebildiğini anlatıyor.

“O hepsinin üzerindeki bize muhteşem bakışı ve ayıklama yetisini verebilecek o büyük tanrısallığımızı, onu fark etmemişler. Onu kullanmayı bilmiyorlar henüz.”

Kesiti aç

Haftada iki kere beş dakika

Avcıoğlu, yolculuğun başında, ilk üç beş ay haftada bir iki kere üç beş dakika, televizyonu ve telefonu kapatıp kapıyı kapatarak, lotus oturuşuna gerek olmadan sakince oturup insanın kendisindeki bu nitelik farklı yönü düşünmesini öneriyor. Sincap ve maymunlarla genetik olarak neredeyse aynıyken bizdeki bu farkın ne olduğunu, neye yaradığını, nasıl kullanılacağını sormanın, sonra okuduklarını ve dinlediklerini akıl, sezgi ve deneyimle sakince değerlendirmeyi sağlayacağını söylüyor.

“Bizdeki bu nitelik farklı şey nasıl, neye yarar, bunu nasıl kullanabilirim?”

Kesiti aç

Kalbe nur dolması

Avcıoğlu, Tanrı’nın bu büyük lütfu verdiğini, onu kullanmamanın şaşılacak bir şey olduğunu, şükürle kullanmaya çabalayanlara büyük farkındalığın geldiğini söylüyor. Gözün cisimleri görmek için ışığa muhtaç olması gibi basiretin de nura muhtaç olduğunu; nurun kalbe dolması için zulümden, kin, nefret ve kötülükten uzak durmak gerektiğini, kalp temizlendikçe tanrısal yetinin güçlendiğini, rasyonel düşüncenin, akli ve kalbi sezgilerin açıldığını anlatıyor.

“Başkalarına zulmetmek, kendimize zulmetmek, insanlara zarar vermek, kin, nefret, kötülük duygularından ne kadar kendimizi uzak tutabilirsek, kalbimiz o kadar temizleniyor ve nur o kadar dolmaya başlıyor.”

Kesiti aç

Sıradaki videolar

Yeni bir kesit yayımlanınca haber ver

Sık sık e-posta göndermeyiz; yalnızca yeni video ve canlı yayın tarihi olduğunda. Her e-postanın altındaki bağlantıyla istediğin an ayrılabilirsin.