İçeriğe geç
Sevgili İnsan

Videolar › Mistisizm temel kavramları - 1

Mistisizm temel kavramları - 1

Murat Avcıoğlu, mistisizmin gizem, yani bilinemez alan demek olduğunu, malumatçı ve deneyimci mistikleri, mistik ekollerin tarihini ve tasavvufun iki ayrı damarını anlatıyor.

Videonun bölümleri37 bölüm

Bu videoda

Mistisizmin temel kavramlarına ayrılan iki videonun ilkinde, kavramlara geçmeden önce bir zemin kurulur. Din, felsefe, mistisizm ve bilimin insanın varoluş sorularına cevap ve varoluş sorunlarına çözüm arayışının ürünleri olduğu, kullandıkları bilgi aracına göre ayrıldıkları hatırlatılır; bildiklerimiz ve bilmediklerimiz matrisi verilir. Mistik kelimesinin gizem, gizemin de insanın hiçbir yetisiyle bilemeyeceği alan demek olduğu anlatılır. Sezgiyi kullanan mistikler en başta ikiye ayrılır: sezgiyle ve birtakım metotlarla bilinemez alanların bilgisine ulaşılabileceğini söyleyen malumatçı mistikler ve o alanların bilinemeyeceğini ama öznel olarak deneyimlenebileceğini söyleyen deneyimci mistikler. Gnostisizm, ezoterizm, spiritüalizm ve okültizm gibi kavramlar bu genel başlığın altında yerine oturtulur.

Ardından mistisizmin tarihî seyri izlenir: mistisizmin dinlerden sonra değil yerleşik düzenden önce başladığı, dinlerin baskısı yüzünden mistiklerin kendilerini dinlerin içinde ifade etmek ya da ezoterik yollara gitmek zorunda kaldığı, ama dinleri ve felsefeyi de etkilediği anlatılır. Hermes geleneği, simya, Budizm, Taoculuk, Zen, tantrizm, Eski Yunan gizemleri, Hristiyan mistikleri, teozofi, Gurdjieff, Batınilik ve İşrakilik ele alınır. Son bölümde ikinci büyük farkındalık verilir: bu topraklarda mistisizm ve tasavvuf eş anlamlı kullanılsa da Sünni tasavvuf ile vahdetçi tasavvuf nitelikçe farklıdır; vahdet-i şuhut ile vahdet-i vücut arasındaki fark Horasan erenleri, Yunus Emre ve Rumi üzerinden anlatılır.

Bu videodan 28 kesit

Nereye gitmek istiyorsun?

Avcıoğlu, Alice Harikalar Diyarında’daki bir sahneyi hatırlatıyor: tavşan deliğine düşüp kaybolan Alice kediye hangi yöne gitmesi gerektiğini sorar; kedi ona nereye gitmek istediğini sorar, Alice “Bilmiyorum.” deyince kedi “Öyleyse gittiğin yolun bir önemi yok ki.” der. Avcıoğlu’na göre öncelikli farkındalık budur: nereye gitmek, ne olmak, nasıl bir hayat yaşamak istediğini bilmek. Diyalektik bir zevç âleminde olduğumuz için zevç soruları da sorulmalıdır: Neler yapmak istemiyorum, nerelere gitmek istemiyorum? Bu farkındalığın yalnızca bu işlerde değil, her alanda işe yaradığını söylüyor.

“Nereye gitmek istediğini bilmeden, karar vermeden çok uzun yollar yürüsen de, koşsan da hiçbir anlamı yok.”

Kesiti aç

Yaşanmış bir deneyimi aktarıyorum

Avcıoğlu, din, bilim, felsefe ve mistisizmin insanın varoluş sorularına cevap ve varoluş sorunlarına çözüm bulma çabasının ürünleri olduğunu, bu gerçekliği bir kez görüp basiret edince olayların çok daha net hâle geldiğini söylüyor. “Nasıl böyle bir insan hâline geldin?” sorusuna yalnızca kendi deneyimini anlatabileceğini, bunları fark etmenin onu kaybolduğu yollardan bulup çıkardığını belirtiyor. Oradaki farkındalıkları, işe yarayan gerçeklikleri ve yanılsamaları fark edip güzelce kullanan kişinin kendi yolunu ve anlamını yapabileceğini düşünüyor.

“Ben fikirler anlatmıyorum, bir ders vermiyorum, bir öğreti yapmıyorum; yaşanmış bir deneyimi aktarmaya çalışıyorum.”

Kesiti aç

Bildiklerim ve bilmediklerim

Avcıoğlu, kendini ve insanı tanıma yolunda işe yarayan bir matris veriyor: bildiklerimiz ve bilmediklerimiz, her birinin de iki kategorisi var. Kendi yüzünü, adını, Türkiye’nin başkentini bildiğini bilirsin; Çince konuşmayı ya da uçak kullanmayı bilmediğini bilirsin. Bildiğini bilmediklerin de vardır: bilinç dışına bastırdıkların ya da Sokrates ve Platon’un iddia ettiği gibi doğuştan gelip deneyim ve eğitimle açığa çıkan bilgi. Son kategori bilmediğini bilmediklerindir; örnek verilemez, çünkü onları ancak senin bilmediğini bilen birileri bilebilir. Bu matrisi deftere yazmayı tavsiye ediyor.

“Bilinç dışımızda o kadar çok şey biliyoruz ki, ama bilinç dışına bastırıp ittiğimiz için onları bildiğimizi bilmiyoruz.”

Kesiti aç

Gizem: bilinemez alan

Avcıoğlu, mistik kelimesinin gizem demek olduğunu, ama gizemin çoğu zaman yanlış anlaşıldığını söylüyor: gizem, bilinen bir cevabı olup da şu an senin bilemediğin bir durum değildir. “Mahmut, neden böyle gizemli davranıyorsun?” derken kelime yanlış kullanılır, çünkü Mahmut neden öyle davrandığını bilir; söylediği anda sen de bilirsin, bu bir bilmece bulmacadır. Gizem, insanın bu dünyada hiçbir yetisiyle bilemeyeceği konular ve alanlar, yani bilinemez alan demektir. Kelime Grekçede dudakları ve gözleri kapatmak anlamındaki kökten gelir; Türkçede sır bilinen bir şeyin gizlenmesidir, mistisizmi karşılayan tek kelime gizemdir.

“Gizem şu demek, uzun lafın kısası: bilinemez alan.”

Kesiti aç

Hangi tip mistiksin?

Avcıoğlu, deneyimci mistiklerin bilinemez alanların bilgisine değil, içsel sezgi yoluyla buldukları metotlarla o alanların öznel deneyimine ulaşılabileceğini söylediklerini anlatıyor: bir odada sessizlikte ya da karanlıkta zihnini durdurup içsel merkezine düşmeye çalışanlar, Lao Tzu’nun yaptırdığı gibi burnunun ucuna bakarak yıllar sonunda bütünle bütünleşme deneyimini yaşayabileceğini söyleyenler. İkisini birlikte kullanan sentezci gruplar da olmuştur. Kendisine “Ben bir mistiğim.” diyen birine hangi tip mistik olduğunu sorduğunu, kişinin bu ayrımı ilk kez duyduğunu; hem tarot falına bakmayı öğrenen hem zihnini durdurmaya çalışan sentezci biri olduğunu ve bu zeminin farkında olmadığı için çok zaman harcadığını anlatıyor.

“Hangi tip mistiksin? Malumatçı mısın, deneyimci misin?”

Kesiti aç

Özgür irade var mı?

Avcıoğlu, yaklaşık beş bin yıldır süren bir tartışmayı ele alıyor: İnsanın özgür iradesi var mı, yoksa tamamen bir kukla mıyız, mutlak bir determinizmin altında mıyız? Cevabını iki kısa cümleyle veriyor: Hem evet hem hayır; bazı kişiler için öyle, bazıları için böyle, bazıları için ikisi birlikte. Bunun şaka olmadığını, özgür iradenin malumat bilgisine imkân olmayan, herkesin kendi tekâmül yolculuğunda öznel ve içsel olarak deneyimleyeceği gizemli alanlardan biri olduğunu söylüyor; kelimelere döküldüğünde söylenen her şey yanlış ya da her şey doğru olur. Ariflerin tarih boyunca söylediği bir bilgeliği hatırlatıyor.

“En büyük hakikatler, en büyük paradoksların arkasında gizlidir.”

Kesiti aç

Kendi bilinç dışına inmek

Avcıoğlu, insanın kendi bilinç dışına ulaşmasının çok zor ve zahmetli olduğunu, bunu kendi üzerinden deneyen çok az insan bulunduğunu söylüyor; biri Carl Gustav Jung’dur ve çıldırmanın eşiğine gelmiştir. Kendisinin de onun kadar zorlanmasa da çok ıstıraplı günler geçirdiğini anlatıyor. Bu yüzden bilinç dışına bu işi bilen birinin yardımıyla bakmanın daha emniyetli göründüğünü, ama bu metoda göre bilinç dışını keşfetmenin çok gerekli olmadığını belirtiyor: karakter benliğiyle özdeşleşmekten ve şartlandırılmış zihinden kurtulup hakikati keşfetmek ve marifetle güzel bir hayat kurmak için, birkaç ekstrem durum dışında elzem değildir.

“İnsanın kendi bilinç dışına inebilmesi çok zor bir süreç ve çok korkutucu da bir süreç.”

Kesiti aç

Gnostisizm ve irfan

Avcıoğlu, mistisizm, gnostisizm, ezoterizm, okültizm ve spiritüalizm gibi sık duyulan ve birbirine karıştırılan kavramların hepsinin genel mistisizm başlığının altında olduğunu, tarz ve metot farklılıklarını ifade ettiğini söylüyor; mistisizm, yani gizemcilik en tepedeki ana kavramdır. Gnostisizm Grekçe gnosis kelimesinden gelir; Türkçede tam karşılığı yoktur, Arapçada irfan karşılar: rasyonel düşünceyle ya da deney ve gözlemle edinilmeyen, içsel sezgi, kalp gözü yoluyla edinilen bilgi. Arif kökünden gelir ve tanımakla ilgilidir. Bazı konulardaki bilgilere ya da deneyimlere içsel sezgi yoluyla ulaşan gruplara gnostikler denmiştir.

“İrfan tanımakla ilgilidir, bilmekle değil; tanımak deneyimle olur.”

Kesiti aç

Ezoterik öğreti

Avcıoğlu, ezoterizmin mistik konularda eğitim ve öğretimin genele açık olarak değil, özel seçilmiş kişilere yapılması metodunun adı olduğunu anlatıyor: ezoterikseniz çıkıp bir video serisi yapmazsınız; özel seçilmiş adaylar bulur, onlara eğitim verirsiniz.

“Ezoterik, genele kapalı, kişiye özel demektir.”

Kesiti aç

Gizemcilik ve gizlicilik

Avcıoğlu, okültizmin gizlicilik demek olduğunu, mistisizmin ise gizemcilik olduğunu hatırlatıyor: okült gizlenmiş demektir ve gizlenmiş bir şey bulunabilir. Gizlenmiş konuların ve bilgilerin çeşitli metotlarla, pratiklerle, öğretilerle bulunabileceğini iddia eden mistik alt alana okültizm denir.

“Gizlenmiş bir şeyse bulunabilir.”

Kesiti aç

Musa ve ilim verilen kul

Avcıoğlu, Musa kıssasının Kur’an’da olup Tevrat’ta olmayan bölümünü, Musa’nın kendisine ilim verilen kulla iki denizin birleştiği yerde buluşmasını ele alıyor. Ona göre bu konuda yazıp çizenlerin çoğu bir anakronizm yapıyor: olayı Musa peygamber olduktan sonra yaşanmış sanıp ulü’l-azm bir peygamberden daha çok şey bilen bir kulun nasıl olabileceğini tartışıyorlar. Oysa Musa, bir Mısırlıyı öldürüp çöle kaçtığında gencecik bir adamdır; Medyen’de evlenir, yıllar sonra Mısır’a dönerken çalıdan seslenilir. Avcıoğlu’na göre ilim verilen kulla buluşma, meraklı ve arayıştaki genç Musa’nın inisiyelerin mekânında girdiği ön sınavdır; üç soruda da sabredemediği için inisiyelerin arasına alınmamıştır.

“Musa’nın orada daha peygamber olmasına on, on beş sene var; genç bir adam, arayışta bir adam.”

Kesiti aç

Mistikler neden dinlerin içinde saklandı?

Avcıoğlu, mistiklerin tarih boyunca büyük dinlerin baskısı ve takibatı altında kaldığı için kendilerini o dinlerin altında ifade ettiklerini söylüyor; kabalistler, normalde İsrailoğullarının kurumsal diniyle ilgisi olmayan mistiklerdir. İslam coğrafyalarında da aynısı yaşanmış; “Enel Hak” diyen Hallac-ı Mansur yıllarca hapsedilmiş, ağır işkencelerle öldürülmüş, külleri Dicle’ye savrulmuştur. Bu yüzden mistikler çoğunlukla içinde yaşadıkları kurumsal dinin içindeymiş gibi konuşmak zorunda kalmıştır. Deneyimci bir mistik için “Müslümanım” ya da “Hristiyanım” demek ilkesel olarak büyük bir sorun değildir; çünkü vahdeti görmüş biridir. Mistisizmin dinlerin bir şubesiymiş gibi görülmesinin bir sebebi de budur.

“Dinlerin baskısı ve takibatı altında kaldığı için mistikler, tarih boyunca genel olarak o büyük dinlerin altında kendilerini ifade etmişlerdir.”

Kesiti aç

Zümrüt Tablet ve Talak suresi

Avcıoğlu, mistisizmin kurumsal dinleri çok etkilediğini bir örnekle anlatıyor: Hermesçiliğin Zümrüt Tablet’indeki baş ilke şudur: “Yerde olan gökte olan gibidir, gökte olan da yerde olan gibidir ve birlikte o tekin, o bütünün mucizesini gerçekleştirirler.” Ona göre bunun aynısı Kur’an’da, boşanma hukukunu anlatan on iki ayetlik Talak suresinin son ayetinde vardır: Allah yedi göğü ve yerde de onların benzerini yaratmıştır; emir bunların arasında iner durur. Müslümanların çoğunun bunun farkında olmadığını söylüyor.

“Yerde olan gökte olan gibidir; gökte olan da yerde olan gibidir.”

Kesiti aç

Tanrı ile yürüyen adam

Avcıoğlu, Sümer metinlerinden Orta Doğu, Hindistan, Uzak Doğu ve Amerika uygarlıklarına kadar dünyanın birçok yerinde ortak bir anlatıdan söz ediyor: bir adam gelir, insanlara hayvanları evcilleştirmeyi, tarımı, dikiş dikmeyi, okuma yazmayı, alet yapmayı, yani medeniyet sıçramasını öğretir. Grekler ona Hermes, Mısırlılar Thoth, Sümerler Enki, İbraniler Hanok demiş; Müslümanlığın jargonunda İdris diye geçer ve adı çok ders veren, çok öğreten anlamına gelir. Mayalar, Mecusiler, Hindular, Nordikler ve Japonlar da ona kendi adlarını vermiştir. İsimleri farklıdır ama sıfatı bütün toplumlarda aynıdır.

“Ona bütün toplumlar şöyle derdi: Tanrı ile yürüyen adam.”

Kesiti aç

Simya: insanı altına çevirmek

Avcıoğlu, simyanın bugün eksik bilindiğini söylüyor: değersiz madenleri altına çevirme sanatı sanılır. Oysa en başta bu sembolik bir anlatıydı: uyurgezer, hırslı, kinci zihninin ve karakter benliğinin esaretinde bencilce, savruk bir hayat yaşayan bir insanı alıp bütün farkındalıkları ona vererek, güzel metotlarla kendini tanıtıp sonunda harika yaşayan bir insana dönüştürme sanatıydı. Geçen yüzyıllar içinde bu, demirden, bakırdan altın yapmaya dönüştü.

“Değersiz madenlerden değerli maden yapmak bunu anlatırdı.”

Kesiti aç

Bunlar at üstünün çocukları

Avcıoğlu, Buda’nın anlatısının Hindistan’da kabul görmeyince Çin’e, Japonya’ya ve Orta Asya’ya yayıldığını, bir Göktürk kağanının da neredeyse Budist olacağını anlatıyor. Bilge vezir Tonyukuk ona, at üstünde özgür yaşayan bu topluluğa Budist tapınakları kurarsa attan ineceklerini, attan inerlerse de yok olacaklarını söylemiş; kağan ona hak vermiş ve vazgeçmiş.

“Bunlar at üstünün çocukları.”

Kesiti aç

Nirvana ötede bir yer değildir

Avcıoğlu, Siddhartha Gautama’nın insanın altı duyusu olduğuna inandığını söylüyor: göz, kulak, burun, dil, deri ve sezgi. Buda bir deneyimci mistisizm yolu tarif etmişti: insan benliğinden ve egosundan özgürleşerek bütünü deneyimleyebilir; tüm sıfatlar ve sahte etiketler düşer, okyanusa düşmüş bir damla gibi aslına döner. Avcıoğlu’na göre nirvana, insanın büyük dönüşümlerle marifete çıkması, vahdet hakikatini görmesi ve ondan sonra kendine güzel, yaşanabilir bir hayat kurmasını anlatır.

“Bilinenin aksine nirvana ötelerde bir yer değildir.”

Kesiti aç

Şehvet aşka dönüşür

Avcıoğlu, deneyimci bir mistik metot olarak tantrizmi anlatıyor: tantrikler insanın içindeki enerjinin en güçlü yüzünün şehvet olduğunu, şehvet bir metot eşliğinde dönüştürülüp kontrol altına alınırsa aşka dönüşeceğini söylemişlerdir. Burada aşk bir insan duygusu değil, bütünde erimek ve benlikten geçme hâlidir. Bu evrene hiçbir şey hiçten getirilemez, hiçbir şey hiçliğe de gönderilemez, ama her şey dönüştürülebilir; burası her an her şeyin değişip dönüştüğü bir evrendir, bütünde ise hiçbir şey değişmez. Bu yüzden ona göre hem Herakleitos hem Parmenides haklıdır.

“Şehvet enerjisi dönüşürse aşka dönüşür; varoluşsal aşka.”

Kesiti aç

Bruno bir mistikti

Avcıoğlu, Batı Avrupa’da Hristiyan mistisizmi içinde Meister Eckhart’ın ve Giordano Bruno’nun çok büyük mistikler, gnostikler olduğunu söylüyor. Bilimciler ile dinciler arasındaki yüz yıllık kavgada kendini akılcı ve bilimci sayanlar, kilise yaktı diye Bruno’yu bir kahraman ilan etmiş; oysa Bruno seküler bir akıl savunucusu değil, sezgici bir mistikti. Düşmanım onu yaktı diye birini kahraman yapmanın uyurgezer yanılsamalar ve ideolojik bir sarhoşluk olduğunu, Bruno’nun fikirlerini birkaç satır okumanın bile bunu göstereceğini söylüyor.

“Bruno, yeryüzünün gördüğü en büyük mistiklerden biriydi.”

Kesiti aç

Dördüncü yol

Avcıoğlu, Gurdjieff’in insanda beden, zihin ve duygu olmak üzere üç merkez olduğunu söylediğini, bu üç merkezin aynı anda çalıştığı deneyimci, mistik bir dördüncü yol tarif ettiğini anlatıyor: bunun için önce karakter benliğinin sahte olduğunu fark edip onunla özdeşleşmekten kurtulmak, bunun için de önce onu tanımak gerekir.

“Önce karakter benliğinizin sahte bir şey olduğunu fark edip onunla özdeşleşmekten kurtulmanız gerekiyor.”

Kesiti aç

Tasavvuf tek bir şey değil

Avcıoğlu, tasavvuf kelimesinin yaklaşık bin yıldır çok yanlış bilindiğini söylüyor: biri bir cemaate de, İbn Arabi’yi takip ettiğini söyleyen bir ekole de “tasavvufçu” deyince nitelikçe farklı iki şeye evet demiş olur. Ona göre tasavvufun bir bölümü, Büyük Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün Nizamiye medreseleri ve Gazali’nin çabasıyla kurulan bir devlet projesidir: parçalanmış Müslüman coğrafyalarını bir arada tutmak için Sünni Müslümanlık ile sufilik sentezlenmiştir. Sultana bu projeye neden bu kadar altın harcadığını soranlara Nizamülmülk, tutarsa Bizans’ın kulelerinin bile önlerinde secde edeceğini söylemiş. Bu yüzden Sünni tasavvuf ile vahdetçi tasavvufu ayırmak gerekir.

“Ya Sünni tasavvuf demen lazım ya da vahdetçi, bütüncü tasavvuf diye ayırman lazım.”

Kesiti aç

Gerisini saymaya gerek yok

Avcıoğlu, vahdet-i vücutçular ile vahdet-i şuhutçular arasında Tanrı kavramında büyük bir fark olduğunu bir hikâyeyle anlatıyor: savaşın en kızgın anında komutan topçu bataryasına ateş emri verir; yüzbaşı ateş edemeyeceklerini, altı eksikleri olduğunu söyler. “Say bakalım.” der komutan; “Bir, barut.” der yüzbaşı. Komutan gerisini saymasına gerek olmadığını söyler. İki insan arasında Tanrı kavramında bu kadar büyük bir fark varsa onlar bambaşka inançlara sahip insanlardır.

“İki insan arasında Tanrı kavramında bu kadar büyük bir fark varsa gerisini saymaya gerek yok.”

Kesiti aç

Hakikat hepimizi çıplak bırakır

Avcıoğlu, bu ayrımı netleştirmek gerektiğini söylüyor: hakikat hiç kimseyle uzlaşmaz, hiç kimseye şirin görünmeye çalışmaz, kimseyi özel hissettirmez; burada konuşan dahil hepimizi çıplak bırakır, öyle olmayan bir şey hakikat olamaz. Bunu konfor ya da güvenlik kaygısıyla yapanlara bir şey demediğini, ama aymazlıkta olanların ayılması için söylediğini belirtiyor: bir tarikattaki, bir dergâhtaki ya da İbn Arabici bir dernekteki kişiler aynı tasavvuf başlığının altında değildir; en başta Tanrı kavramında birbirlerinden çok farklı inançlara sahiptirler.

“Hakikat hiç kimseyle uzlaşmaz, hiç kimseye şirin gözükmeye çalışmaz; hepimizi çıplak bırakır.”

Kesiti aç

Mistisizm ve tasavvuf aynı şey değil

Avcıoğlu, işin bam teli dediği ikinci farkındalığı veriyor: bugün bu topraklarda mistisizm ve tasavvuf eş anlamlıymış gibi kullanılıyor, oysa çok farklı iki şeyden söz ediliyor. Tasavvufun altındaki deneyimci ve vahdetçi ekoller, sufiler mistiklerin altına girer; Sünni tasavvufçular ise mistisizmin değil dinin altına girer: kurumsal Sünni Müslümanlığın şeriat ve tarikat boyutlarında yaşayan kişilerdir. Onlar vahdet-i vücutçu değil vahdet-i şuhutçudur ve aradaki fark çok büyüktür. Dinleyiciye bu iki kavramı araştırma görevi veriyor.

“Vahdet-i şuhut ve vahdet-i vücut: bunu biraz araştır, sana çok büyük açılımlar verecek.”

Kesiti aç

Kafan neden karışıyor?

Avcıoğlu, arınmak, tekâmül etmek, marifete çıkmak ve ölmeden önce ölmek gibi bir yolculuğa çıkanlar için bu temel farkındalıkların çok önemli olduğunu söylüyor. “Kafam o kadar karışıyor ki.” diyen bir dostuna, bunun çok sayıda insanı dinlemekten değil, bir zemin üzerinden temel farkındalıklar ve temel kavramlar olmadan kitaplara, videolara dalmaktan kaynaklandığını söylemiş. Temel kavramlar çalışmasını entelektüel bir bilgi için yapmadığını; bunlar fark edilmezse insanın “vahdet” diye anlatılan metotlara kapılıp zaman, para ve enerji kaybedeceğini, sonunda da hayal ettiklerinin çoğuna ulaşamayacağını belirtiyor.

“Kafanın karışması çok sayıda insanı dinlediğinden değil; temel kavramları bilmeden kitaplara, videolara daldığın için.”

Kesiti aç

Yanılsamalar aşılamaz

Avcıoğlu, tek referansının gerçeklik olduğunu, gerçekliğin önünde diz çöktüğünü söylüyor. Yanılsamalar ne kadar tatlı gelse de onları aşamayacağını, gerçeklikler ne kadar acı olsa da yalnızca gerçekliklerin kapsanarak aşılabileceğini öğrendiğini anlatıyor. Yanılsamaların peşinde bir süre sonra zihin yorulur: dinlemekten, okumaktan, bir nefes alamamaktan, hâlâ aynı şeyleri yaşayıp aynı şeyleri hissetmekten yorulan insan “Hiçbirinin bir anlamı yokmuş.” der ve nihilizme sürüklenir. Son tahlilde herkesin kendi bildiğini yapmakta serbest olduğunu da ekliyor.

“Benim tek referansım gerçeklik; ben gerçekliğin önünde diz çökerim.”

Kesiti aç

Bilmediler mollalar

Avcıoğlu, Anadolu’ya en sıkı deneyimci mistiklerin Horasan erenleri üzerinden geldiğini söylüyor ve Ahmet Yesevi’nin divanındaki bir dörtlüğü okuyor: “Bilmediler mollalar Enel Hakk’ın manasın / Kal ehline hal ilmin Hak görmedi münasip.” Vahdetçinin böyle konuştuğunu, Enel Hak demekten korkmadığını, çünkü bunun onun inancı olduğunu anlatıyor. Tevhidin tek tanrılı dinlerin kavramı olduğunu, “La ilahe illallah” demenin iyi bir mertebe olduğunu ve ilk çağ peygamberlerinin insanlığı oraya getirmek için çaba harcadığını söylüyor; ama vahdetçiye bu yetmez, o “La mevcude illallah” der. Bunun bir üstünlük meselesi olmadığını vurguluyor.

“Senin imanının bittiği yerde bizimkisi yeni başlıyor.”

Kesiti aç

Molladan âşığa

Avcıoğlu, bütün dünyayı etkilemiş olan Celaleddin Rumi’nin babasının dizinin dibinde bir molla olarak yetiştiğini, Anadolu Selçuklu’nun en büyük mollalarından biri olmak üzereyken kaderin buna izin vermediğini anlatıyor: karşısına bir arif âşık, Tebrizli Şems çıkar ve tam molla oldum derken onu bir hâl ehline çevirir. Ondan sonra gelen Mevlevilik damarı Anadolu’da hep bir dip akıntısı olarak bugüne kadar gelmiştir. Bugünkü Mevleviliğin bazılarında hafif bir sentez görüldüğünü, onlara bu dikkatle bakmayı tavsiye ediyor.

“Onun karşısına bir arif âşık gönderdi ve Rumi’yi bir molladan bir âşığa çevirdi.”

Kesiti aç

Sıradaki videolar

Yeni bir kesit yayımlanınca haber ver

Sık sık e-posta göndermeyiz; yalnızca yeni video ve canlı yayın tarihi olduğunda. Her e-postanın altındaki bağlantıyla istediğin an ayrılabilirsin.