İnsan mutluluğu bulabilir mi?
Zevk ile mutluluğun iki ayrı durum olduğunu ve mutluluğu insanın değil, içimizdeki varoluşsal benliğin bulabileceğini anlatıyor.
Bu videoda
Mine Hanım'ın sunduğu bu canlı yayında Murat Avcıoğlu önce kendini anlatıyor: Materyalist, nihilist ve dindar üç hayatı denedikten sonra bir uzlete çekilmiş, eski karakter benliğini gömüp adını bile değiştirmiştir. Başlıktaki soruya ise sonda söyleyeceği cümleyle, en baştan cevap veriyor: İnsan mutluluğu bulamaz; ama biz bulabiliriz. İnsan, yani sapiens, karakter benliği ve şartlandırılmış zihniyle tekâmül deneyimimiz için muhteşem bir araçtır; asıl varoluşumuz onun arkasındaki varoluşsal benliktir. Mutluluk dendiğinde tek bir durum varmış gibi konuşuruz; oysa en az iki durum vardır. Zevk, zihnin dıştaki nesnelerle kurduğu ilişkiden doğan, eşi ıstırap olan, gelip geçici bir duygu durumudur. Mutluluk ise zihinle ve nesnelerle ilgisi olmayan, içsel ve varoluşsal, doğal bir hâldir; bu yüzden ömür boyu hapse girmiş bazı insanlar bile mutlu yaşayabilir.
Avcıoğlu, doğal hâlimiz olan mutluluğun neden açığa çıkarılması gerektiğini iki yabancılaşmayla açıklıyor: İlki sapiensin “ben” diyebilmesi, ikincisi Marx'ın anlattığı, yerleşik düzen ve özel mülkiyetle gelen yabancılaşmadır. Karakter benlik, şartlandırılmış zihin, kompleksler ve kapanmayan yarık bu hâlin üstüne kayalar gibi yığılmıştır. Schopenhauer'ı ve Freud'u anarak “Hepiniz haklısınız, insan mutluluğu bulamaz” diyor; ama bu kayalar kalktığında suni ıstırapların söndüğünü, geriye hayatın anlamlı ıstıraplarının kaldığını anlatıyor. İnsanın ateşi bularak hayvanlıktan kurtulduğu gibi nuru bularak insanlıktan da kurtulabileceğini söylüyor. Parayla mutlu olunacağını söyleyen itiraza Jim Carrey'nin ve kendi hayatının hikâyesiyle cevap veriyor; huzurun bir duygu değil, bir alarm olduğunu anlatıyor ve sözlerini Ömer Hayyam'ın bir dörtlüğüyle bitiriyor.
Videonun bölümleri
Bu videodan 14 kesit
Üzerine geldiğinizde kendiliğinden başlar.Ekrana geldiğinde kendiliğinden başlar. Ses için dokunun.
Sesi açNe mutlak özgür ne kukla
Avcıoğlu'nun inancına göre insanın mutlak bir özgür iradesi olması imkânsızdır; çünkü “Lâ mevcûde illâ Hû” ve “Lâ fâile illâ Hû” diyen vahdetçi, bütüncü bir inançta tek töz ve tek irade vardır. Ama insan mutlak bir kukla da değildir: Tavşanlar, sincaplar ve yıldızlar gibi değiliz; ikisinin tam ortasındayız. Bunu bir teşbihle anlatıyor: Bütün programı yazan, bazı satırlara “Murat'ın dediği gibi olsun, Mine'nin seçtiği gibi olsun” diye yazmıştır. Bu yüzden çok kritik anlarda, çok dar bir alanda ve kendimizle ilgili konularda irademizi kullanabiliriz. Kendisi de o anki farkındalığıyla bu yönü seçmiş, eski karakter benliği öldürüp kendine yepyeni bir karakter benlik imal etmiştir.
“İnsan ne mutlak bir özgür iradeye sahiptir ne de mutlak bir kukladır; ikisinin tam ortasındayız.”
Sesi açİnsan bulamaz, biz bulabiliriz
Avcıoğlu, sonda söyleyeceği cümleyi en başta söylüyor: İnsan mutluluğu bulamaz; ama biz bulabiliriz. Burada bir ayrım yapıyor. İnsan dediğimiz sapiens, bu dünyadaki tekâmül deneyimimiz için bize yapıştırılmış muhteşem bir araçtır; karakter benlik, şartlandırılmış zihin ve organizmal benlik de bu araca aittir. Onun arkasında ise hepimizin gerçek varoluşunu temsil eden varoluşsal benlik vardır. Bu ayrımın dayanağı da şudur: Kendimizin dışına çıkıp kendimizi gözlemleyebiliyoruz. Bir şeyin kendi benliğinin farkında olabilmesi için o şey olmaması gerekir; o şey olan bir şey kendini gözlemleyemez.
“Bir şeyin kendi benliğinin farkında olabilmesinin ilk gerek şartı, o şey olmamasıdır.”
Sesi açZevk mi, mutluluk mu?
Mutluluk dendiğinde tek bir durum varmış gibi konuşuruz; oysa en az iki durum vardır ve bütün dillerde bunlar için iki ayrı kavram bulunur: zevk, yani haz, ve mutluluk. Avcıoğlu zevki, zihnin dıştaki nesnelerin nitelikleriyle kurduğu iletişimin sonucunda oluşan bir duygu durumu, bir zihin durumu olarak tanımlıyor. Örnek veriyor: Evde yalnızız, canımız sıkılıyor; kapı çalıyor ve çok sevdiğimiz biri geliyor. “Çok mutlu oldum” diyoruz. Oysa mutlu olmadık: Zihnimiz dıştan gelen bir nesneyi tanıdı, onunla ilgili hatıraları ve yargıları hafızadan çekti, biz de çok haz duyduk. Zevk ile mutluluğu aynı şey sayarsak, yaşanan, deneyimlenen başka bir gerçekliğe ne diyeceğiz?
“Zevk, zihnin dıştaki nesnelerle kurduğu iletişimle oluşur.”
Sesi açMutluluk bir hâldir
Hikâyelerini bildiğimiz ya da yakından tanıdığımız bazı insanlar ömür boyu hapse girmiş, idama götürülmüş ya da ölümcül bir hastalığa yakalandığını ve birkaç ayı kaldığını öğrenmiştir. Böyle bir anda zevk duygu durumu yaşanamaz; ama bütün bunlara rağmen mutlu yaşadığını söyleyen insanlar tanıyoruz. Demek ki onların mutluluk dediği şey, zihnin dıştaki nesnelerle kurduğu ilişkinin sonucu değildir. Avcıoğlu'na göre mutluluk, zihinle, dolayısıyla dıştaki nesne, ortam, olay ve olgularla hiçbir ilgisi olmayan, bu varlığın tamamen içsel, varoluşsal ve doğal bir hâlidir. Bu hâl, zaman zaman kendi içimizde de bir işaret fişeği gibi açığa çıkar.
“Mutluluk, bu varlığın tamamen içsel ve varoluşsal, doğal bir hâlidir.”
Sesi açTatilde çalan telefon
Duygu durumları zihne ve dıştaki nesnelere bağlıdır; bu yüzden gelip geçicidir. Avcıoğlu bunu hepimizin yaşadığı bir sahneyle anlatıyor: Tatildeyiz, deniz kenarında güneşleniyor, buz gibi içeceğimizi içiyoruz ve “Çok mutluyum” diyoruz. Telefon çalıyor, iş yerinden bir sorunu haber veriyorlar. Yirmi saniye önce çok mutlu olduğumuzu söylerken şimdi öfkeleniyor, ayağa kalkıyor, o kadar yolu geri dönmeye hazırlanıyoruz. Telefon yeniden çalıyor: “Abi, pardon, yanlışlık olmuş.” Duygumuz bir anda yine değişiyor. Zihin durumları böyledir; bizden bağımsız olarak değişip dururlar ve insan onlara uyarak yaşar.
“Duygu durumları, zihne ve dıştaki nesnelere bağlı oldukları için bizden bağımsız değişip dururlar.”
Sesi açHem üzgün hem mutlu
Avcıoğlu duygu durumunu hâlden ayırıyor ve hâl ile makam meselesini en güzel İslam mutasavvıflarının anlattığını söylüyor. Hâl, insanın zihinle ve dıştaki nesnelerle çabucak değişmeyen ana mihver durumudur. İçinde mutluluğu açığa çıkarmış biri, çocuğunun sınavda açıkta kaldığı haberini alınca insan yönüyle üzülür; ama on beş, yirmi saniye sonra büyük bir farkındalıkla mihver hâline döner ve sorunu nasıl çözeceğiyle duygusuzca uğraşmaya başlar. Bu ikisi aynı anda yaşanabilir. Ömür boyu hapse düşmüş böyle bir insan, işkence gördüğünde insan yönüyle bağırır, acı çeker, korkar; ama farkındalığını toplayınca içinde hâlâ mutludur. Çünkü mutluluk bir hâldir.
“İnsanımız dışa karşı üzüntülü olabilir; o hâli açığa çıkarırsak arka planda mutluluk hâlinde olabiliriz.”
Sesi açTek gerçek yuva
Yerleşik düzenle birlikte insan sürüden topluma evrildi ve temel ihtiyaçlar birer fenomene dönüştü. Beslenme içgüdüsü sofraya dönüştü: Artık yalnızca karnımızı doyurmuyor; çatallar, kaşıklar, mum ışığı ve sevdiklerimizle birlikte yemek yiyoruz. Ağaç kovuklarındaki ve mağaralardaki güvenli uyku yeri de yuvaya dönüştü: dört duvardan ve bir çatıdan fazlası, ailenin sıcaklığı, kendimizi huzurlu bulduğumuz bir yer. Avcıoğlu, elli yıllık araştırmasının sonunda bu evrendeki tek gerçek yuvanın ne olduğunu söylüyor ve onu bulabilmeyi bir mucize sayıyor.
“Bu evrendeki tek gerçek yuva, bizi olduğumuz gibi, en çirkin, en ahlaksız, en başarısız, en erdemsiz hâlimizle sevebilen bir kalptir.”
Sesi açİlk yabancılaşma
Karl Marx, yerleşik düzenle gelen özel mülkiyet ve onun zincirleme sonuçlarıyla insanın kendisine yabancılaştığını söylemişti. Avcıoğlu ona sonuna kadar hak veriyor; ama bunun insanın ikinci yabancılaşması olduğunu söylüyor. Marx'ın materyalist olduğu için geçiştirdiği ilk yabancılaşma, nitelikli benlik farkındalığımızdır: sapiensin “ben” diyebildiği an. Beş milyon yıl önce yollarımızın ayrıldığı kuyruksuz maymun amcaoğullarımız doğada yer, içer, ürer ve ıstırap çekmez. Biz ise bir anda “ben” ve “ötekiler” diyen; hayatı, evreni, her şeyi anlamlandırabilen bir varlığa dönüştük. Ona göre bundan daha büyük bir yabancılaşma olamaz.
“İlk yabancılaşmamız, nitelikli benlik farkındalığımızdır.”
Sesi açNeden yalnız kalamıyoruz?
Avcıoğlu'na göre insan mutlu olamaz; çünkü insan dediğimiz şey zihin, şartlandırılmış davranış kodları ve karakter benliktir. Karakter benlik, en dipte mutlak güvende ve mutlak değerli hissetmek isteyen bir güdüyle sürülür: Üreme, yeme, içme, barınma ve varlıkta kalma içgüdülerinin yanında sürekli beğenilme, sevilme ve takdir edilme açlığıyla yaşar. Bu karakter benliği ötekiler ürettiği için ötekiler olmadan o çıldırır; insanların yalnız kalamamasının sebebi budur. Avcıoğlu burada bir hafta kamp yapmaktan ya da tatil köyündeki yalnızlıktan söz etmiyor; varoluşsal yalnızlığı ve sosyal yalnızlığı aynı anda yaşamaktan söz ediyor.
“Karakter benlikle özdeşleşmekten kurtulamayan hiç kimse yalnız yaşayamaz.”
Sesi açKapanmayan yarık
Yabancı dil bilmek, üniversite bitirmek, belli bir statüye ulaşmak: Çocukluğumuzdan beri bize şartlandırılan bu ölçüler hepimizde komplekslere dönüşür. Avcıoğlu bu komplekslerin altında kapanmayan bir yarık olduğunu söylüyor: Fiziksel ve estetik özelliklerimizle, sosyal statümüzle, her şeyimizle şu anda olduğumuz ben ile toplumun bize dayattığı ideal ben arasındaki fark. “Boyum yirmi santimetre daha uzun olsaydı.” “Şu üniversiteyi bitirseydim.” “Kaşım, burnum şöyle olsaydı.” “Eşim, çocuklarım şöyle olsaydı.” Olduğumuz bir karakter benlik var, bir de olmak arzuladığımız; ikisinin arasında kocaman bir yarık açılır.
“Olduğumuz bir ben var, bir de olmak arzuladığımız; arada kocaman bir yarık var.”
Sesi açAsıl mucize
Avcıoğlu'na göre içimizdeki varoluş hâli açığa çıktığında bu, kelebekler arasında dans eden bir Polyanna hâli değildir. O gün de bu hâlin bir mucizesine şahit olduğunu anlatıyor: Kendisine sunulan maddi fırsatları, herkesin arzulayabileceği avantajları ya da ilişkileri “Bunlar beni yolumdan döndürür, kendimle barışamam” diyerek bir dakikada elinin tersiyle itebilen insanlar vardır. Onu bu gezegende yalnızca böyle şeyler heyecanlandırır. Biri kendi anlamına ihanet etmemek için büyük konforları geri çevirdi dendiğinde gider, onun ayaklarına dokunur, çayını suyunu getirir. Ona göre bu, en büyük zevklerden nitelikçe farklı bir hâldir; Tanrı o insanın kalbine bir saniyeliğine dokunur.
“Biri suyun üstünde yürüyor deseler gidip bakmam bile.”
Sesi açAteşten nura
Avcıoğlu sözlerini bir teşbihle bağlıyor: İnsan ateşi bularak hayvanlıktan kurtulmuştu; bizler de nuru bularak insanlıktan kurtulabiliriz. Diyalektikte bir son yoktur; sonsuz bir akış ve uğraklar vardır. İnsanlık da güzel bir bilinç seviyesi, uğranması gereken bir uğraktı ve varoluşsal benliklerimize büyük bir tekâmül kazandırdı; ama bir son değildir. Trilyon dolarlık bütçeleri yöneten politikacıların hâlâ birbirine füze ve bomba yağdırdığı, küçücük çocukların öldürüldüğü bir zamanda insanlık kapsanarak aşılması gereken bir şeydir. Bu olduğunda karakter benlik ve şartlandırılmış zihinle özdeşleşme bırakılacak, o ağır kayalar kalkacak ve gelecek kuşaklarda varoluşsal mutluluk hâli açığa çıkacaktır.
“İnsan ateşi bularak hayvanlıktan kurtulmuştu; nuru bularak insanlıktan da kurtulabiliriz.”
Sesi açİki milyon dolar
Bu konu böyle anlatıldığında haklı bir itiraz gelir: “Bırak boş konuşmayı, ver bana iki milyon doları, bak nasıl mutlu olunuyor.” Avcıoğlu buna ünlü komedi oyuncusu Jim Carrey'nin hikâyesiyle cevap veriyor. Anlattığına göre Carrey, mesleğinin zirvesindeyken iki üç yıl ortadan kaybolmuş; döndüğünde herkesin paraya, şana, şöhrete ve arzuladığı her şeye kavuşmasını ve asıl aranan cevabın bunlar olmadığını anlamasını dilemiş. Paranın alabileceği her şeye sahip olan bu adam, Jim Carrey denen sahte karakter benliği öldürüp gömdüğünü ve hayatında ilk kez güvende ve mutlu hissettiğini söylemiş. Avcıoğlu da itiraz edene iki değil yirmi milyon dolar veriyor ve çok zevkli bir hayat yaşayacağını söylüyor. Dikkat edin: mutlu değil, zevkli.
“Ben sana iki milyon değil, yirmi milyon dolar veriyorum; inanılmaz zevkli bir hayat yaşarsın.”
Sesi açHuzursuzluk bir alarmdır
İnsanlar huzuru da yanlış bilir; “Huzuru arıyorum” derler. Avcıoğlu'na göre huzur tek başına bir hâl değildir; asıl aranan, anlattığı anlamdaki mutluluktur. Huzur ve huzursuzluk, dıştaki gerçekliğe, hayatın ve insanın ölçülerine uygun davranıp davranmadığımızı, ona uygun düşünüp düşünmediğimizi gösteren birer alarm sistemidir. Huzursuz hissettiğimizde bu bir duygu değildir: Bazı konularda ölçüye ve gerçekliğe aykırı hareket ettiğimiz için içeride bir alarm çalıyordur. “Çok huzurluyum” dediğimizde de kendi öznel ölçülerimize, gerçekliklere ve hakikate uygun hareket ediyoruz demektir.
“Huzursuz hissettiğinde, bazı konularda ölçüye ve gerçekliğe aykırı hareket ediyorsun demektir.”



