İçeriğe geç
Sevgili İnsan

Videolar › Mistisizm temel kavramları - 2

Mistisizm temel kavramları - 2

Murat Avcıoğlu, mistiklerin bütün olarak Tanrı kavramını, farkındalığı, zihni, üç tip benliği, fena ile bekayı, tasavvufun temel kavramlarını ve Osho’yu anlatıyor.

Videonun bölümleri33 bölüm

Bu videoda

Mistisizm temel kavramlarının ikinci ve son bölümü, bir izleyicinin hatırlatması üzerine Osho’yu deneyimci mistiklerin büyük örneklerinden biri olarak anlatmakla başlar: Tanrı yok diye söze başlayan ama aslında bütüncü olan, zühdü paranın cebe değil kalbe girmemesi olarak yaşayarak gösteren, mezar taşına “hiç doğmadı, hiç ölmedi” yazdıran bir mürşit. Ardından kavramlara geçilir: deneyimci mistiklerin Tanrı kavramı uzaktaki bir zat değil, dışında hiçbir şey kalmayan bütündür; batıl, bütünün tamlığının eksik ya da fazla olmasıdır; farkındalık ve bilinç tanımlanamaz, hep totolojiye düşülür; bilinci bir şey olarak değil evrenin bir ilkesi olarak ele almak önerilir.

Sonra zihin (kötülük tanrısı değil, beş milyon yıllık adaptasyonla koruyucu bir araç), tekamül, üç tip benlik (karakter, organizmal ve varoluşsal benlik) ve karakter benlikten değil onunla özdeşleşmekten kurtulmak anlatılır. Fena fillah, bekabillah, mokşa ve nirvana, Tanrı-Âdem-âlem ilişkisi, inisiyasyon, şeriat-tarikat-hakikat-marifet katmanları, müşahede, halvet-celvet, zevk ve vecd, yedi nefs mertebesi (Avcıoğlu bunlara katılmadığını söyler), çakralar, tecelli, celal-cemal-kemal ve ruhçuluğun mistisizmden farkı ele alınır; insanı değiştirmeye çalışmak yerine tanımanın ve eğitmenin yolu vurgulanır.

Bu videodan 34 kesit

Tanrı yok diyen bütüncü

Avcıoğlu, Osho’nun konuşmalarına “Tanrı yok” diye başladığını, bu yüzden dinleyenin onu ateist sanabildiğini, ama yeterince dinleyen ya da okuyanın tam bir bütüncü olduğunu görebileceğini söylüyor. Osho’nun reddettiği, kurumsal dinlerin uzaklardaki, insan biçimli Tanrı’sıdır. Bütünü anlatırdı, ama çok karmaşık bir dille anlatırdı.

“Yani boşuna dua ediyorsunuz, boşuna ellerinizi açıyorsunuz. Öyle bir Tanrı olamaz manasında derdi.”

Kesiti aç

Paranın kalbe girmemesi

Avcıoğlu, Osho’nun doksan üç limuzine bindiğinin söylendiğini hatırlatıyor ve Osho’nun bunu, anlattığı şeyi yaşayarak göstermek için yaptığını söylüyor: zühd, zahitlik, paranın cebe girmemesi değil kalbe girmemesidir. Bu makama ulaşmış biri bir gün doksan üç limuzine ve milyarlarca dolara sahipken ertesi gün hepsini kaybetse, içsel huzurunda ve mutluluğunda bir değişiklik olmaz; kalbine para girmiş biri ise on lira için bile depresyona girebilir. İnsanın o tekamül seviyesine gelip gelmediğini bu şekilde test edebileceğini belirtiyor.

“Yani zühd, zahitlik paranın cebe girmemesi değildir. Kalbe girmemesidir.”

Kesiti aç

Hiç doğmadı, hiç ölmedi

Avcıoğlu, Osho’nun mezar taşına “Never born, never died” (“Hiç doğmadı, hiç ölmedi”) yazdırdığını anlatıyor ve bunu, karakter benliğin insan yapımı olduğunu göstermek için giderken söylenmiş, gerçek bir mürşide yakışır son bir söz olarak yorumluyor. Osho’nun tam bir deneyimci mistik olduğunu, malumata karşı çıkıp gizemi savunduğunu, mistiklerin insanın asla bilemeyeceği ama çeşitli metotlarla bir kısmını deneyimleyebileceği alanlardan söz ettiğini hatırlatıyor.

“Yani Osho hiçbir zaman doğmadı, hiçbir zaman ölmedi yazdırmıştır.”

Kesiti aç

Pazarlamacı mistisizm

Avcıoğlu, yeni bir arayışa giren herkesin kavram üretmek zorunda olduğunu, mistisizmin de dünyanın her yerinde kendi dillerinde kavramlar ürettiğini söylüyor. Zorluğun, son on beş yılda pazarlamacı mistisizmin dünyada ve özellikle Türkiye’de çok moda olmasından geldiğini belirtiyor: gurular, şifa satanlar, kuantum terapistleri, astral seyahatçiler, enerjiciler, astrologlar, reikiciler. İnternet ve akıllı telefonlar sayesinde geçmişin bilgisine kolayca ulaşan insanlar, Çince, Sanskritçe, Pali ve Arapça kavramların bolluğu karşısında kavramlar çokmuş izlenimine kapılıyor.

“Hele bugün son 15 yılda bu marketingçi mistisizm çok moda oldu dünyada ve özellikle de Türkiye’de.”

Kesiti aç

Bütün

Avcıoğlu, mistiklerin “bütün” kavramını anlatıyor: Türkçede bütün, sınırları olan ama kendi içinde tam bir şey, örneğin hiç dokunulmamış bir pasta gibi anlaşılıyor; oysa varoluş için kullanıldığında bütün, sonsuzca ve sınırsızca her şeyi kapsar. Maddi ya da soyut, iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış, insan zihninin olumlu ya da olumsuz dediği hiçbir şey dışında kalamaz.

“Zerre kadar bir şey dışında kalamaz. Bütün. Adı üstünde bütündür.”

Kesiti aç

Batıl nedir?

Avcıoğlu, batılın yüzde yüz yanlış demek olmadığını, çünkü bu evrende öyle bir şey bulunmadığını söylüyor: batıl, o konudaki bütünün tamlığının ya biraz eksik ya biraz fazla olması hâlidir; hakikat ise tam olmasıdır, ne bir gram eksik ne bir gram fazla. Fazla olunca da batıl olduğunu, bu inceliği anlayanların varoluşsal anlamda “bütün” dendiğinde neyin kastedildiğini kavramaya başlayacağını belirtiyor.

“Batıl, o konudaki bütünün tamlığının ya biraz eksik ya biraz fazla olması hâlidir.”

Kesiti aç

Tanrı yerine varoluş, bütün, bir

Avcıoğlu, bütün kavramı üzerine beş dakikalık meditatif bir çalışma öneriyor ve deneyimci mistiklerin büyük çoğunluğunun Tanrı terimini çoğunlukla kullanmadığını, bunun yerine varoluş, bütün ve bir dediklerini söylüyor. Bu vahdetçi mistiklerin Tanrı kavramının uzaklarda bir zat, evrene aşkın bir Tanrı olmadığını; klasik dinlerin Tanrı anlayışından burada ayrıldıklarını vurguluyor.

“Onlar genelde varoluş derler, bütün derler, bir derler.”

Kesiti aç

Farkındalık tanımlanamıyor

Avcıoğlu, farkındalığı ve bilinci tanımlamaya çalışınca hep totolojiye düşüldüğünü söylüyor: “farkında olmak”, “haberinde olmak”, “bilincinde olmak” kavramı yine kendisiyle açıklıyor. Zamanın da Aristoteles’ten beri tanımlanamayan bir kavram olduğunu, Einstein’ın uzay ile zamanı tek bir doku olarak göstermesiyle bakışın değiştiğini hatırlatıyor. Tanımlanamamanın mistikler için bir müjde olduğunu söylüyor ve dinleyenlere, “bir şeyin ilkesi olmak ne demektir?” sorusunu araştırmalarını öneriyor.

“Ya totoloji yapmak zorundayız, ya başka türlü tarif edemiyoruz.”

Kesiti aç

Bilinç bir ilke olabilir mi?

Avcıoğlu, bilincin ve farkındalığın nasıl ortaya çıktığının 400 yıldır tartışıldığını, fizikalist kanadın bilinci beyindeki nöronların elektrokimyasal etkileşiminden çıkan bir yan ürün saydığını, Descartes’ın ise insanı beden ve zihin adlı iki töz olarak düşündüğünü, Bohemya Prensesi Elisabeth’in de fiziksel olmayanla fiziksel olanın nasıl etkileştiğini sorarak onu aciz bıraktığını anlatıyor. Çözümün, bilinci “bir şey” gibi değil, Maxwell’in elektromanyetik alanda, Einstein’ın uzay zamanda yaptığı gibi evrenin bir ilkesi olarak ele almak olabileceğini söylüyor. Bunu anlayınca bilincin de bugün kumandayla kanal değiştirir gibi düşünmeden kullanılabileceğini belirtiyor.

“Bilinç, farkındalık. Bu evrenin bir ilkesi olabilir.”

Kesiti aç

Biliyorum dediğin şeyler

Avcıoğlu, “biliyorum” dediğimiz şeylerin büyük kısmının eksik ve yanlış olduğunu, çünkü çoğunu yapay zekâdan, sosyal medyadaki hocalardan okuyup dinleyerek edindiğimizi söylüyor; bu işi kendisi deneyimleyerek anlatan çok az kişi vardır. Baraj sorusu şudur: kibrini aşıp egonun bilmediğini kabul edebilecek misin? Örnek olarak Gurdjieff’in, kendisiyle tanışmak isteyen Ouspensky’den bir kâğıdın bir yüzüne bildiklerini, öbür yüzüne bilmediklerini yazmasını istediğini anlatıyor. Ouspensky bildiklerini yazmaya kalkınca çoğunun okunmuş ve kabul edilmiş şeyler olduğunu, hiçbirinin kesin bilgisine sahip olmadığını fark etmiş.

“Asla onların kat’i bilgisine sahip olmadığımı fark ettim.”

Kesiti aç

Zihin kötülük tanrısı değil

Avcıoğlu, zihnin moda olduğu söylemlerde kötülük tanrısı ilan edildiğini, oysa zihinden kurtulunamayacağını söylüyor: onu Zen ya da Taocu hocaların yanında yıllarca, günde saatlerce çalışarak durdurabilirsin, ama bıraktığın anda geri gelir. Gerçek mistikler zihne, duygulanımların ve zihin durumlarının merkezi, beş milyon yıllık adaptasyonla türü ayakta tutmak için gelişmiş çok güçlü bir araç olarak bakar. Tanrısallık dediğimiz nitelikli benlik farkındalığını çıkarırsan geriye saf bir doğa hayvanı kalır; zihin yerleşik düzende de aynı kaygıyla, seni koruma derdiyle çalışır.

“Zihin ne bir kötülük tanrısı ne de bir iyilik tanrısı.”

Kesiti aç

Zihin ahlak bilmez

Avcıoğlu, zihnin yaşattığı endişe, korku, panik atak, bencillik ve çıkarcılığın özünde insanı bu cangılda yaşatma çabası olduğunu söylüyor: zihin ahlak, politika, siyaset bilmez; efendisini yaşatmak üzere programlanmıştır. Bencillik, ikiyüzlülük, yalancılık, hırs, kıskançlık gibi kötü zihin durumları, yerleşik düzenden sonra efendisini zarar görmeden en kârlı biçimde çıkarmak için geliştirdiği uyumlardır. Akılla zihni karıştırmamak gerekir. Mistikler zihni sessizleştirmeye çalışır, ama gerçek bir mürşit onu düşman ilan etmez, ondan mutlak kurtuluş vaat etmez; dönüştürülüp kontrol altına alınabileceğini ve eğitilebileceğini söyler.

“Zihin ahlak falan bilmez. O efendisini yaşatmak üzere programlanmıştır.”

Kesiti aç

Tekamül nedir?

Avcıoğlu, tekamülün mistisizmin en başta gelen ortak kavramlarından olduğunu, Türkçesinin pozitif evrim olduğunu söylüyor: pozitife yönelik değişim ve dönüşüme tekamül denir. Deneyimci mistikler, bu dünyada yaşanan tüm deneyimlerle bireysel, grupsal, toplumsal ve insanlık olarak sürekli pozitife doğru bir tekamülde olduğumuzu, bilincin bizde yansıyan kısmının da tekamül ettiğini söyler. Avcıoğlu’na göre tarih de değişimin kaçınılmaz olduğunu ve genel olarak daha yüksek bir farkındalığa doğru gidildiğini gösteriyor; ama zevç prensibi gereği, bu yükselişle birlikte zihin harika araçları zulüm gibi işlerde de kullanabiliyor.

“Pozitife yönelik değişim, dönüşüme tekamül denir.”

Kesiti aç

Üç tip benlik

Avcıoğlu, üç tür benlikten söz ediyor. Karakter benlik: anne baba, çevre, toplum, devlet ve insanlık tarafından sonradan üzerimize giydirilen benlik; adımız, milliyetimiz, dinimiz, değer yargılarımız, başarı ve mutluluk ölçütlerimiz. Organizmal benlik: sapiensin yalnızca bedeni değil, nöronlarla işlenmiş bir organizmal benlik duygusu da vardır; beden ile zihin ayrı şeyler değil, aynı şeyin farklı görünümleridir. Varoluşsal benlik: bilinç, farkındalık, Tanrı’nın ruhu ya da öz benlik denen, sapiense bitişmiş, insanı diğer türlerden ayıran taraf. Onu çıkarırsan geriye bir bonobodan beş dakika sonra doğmuş bir canlı kalır.

“Sadece beden taşımıyoruz. Bu sapiensin sadece bedeni yok. Organizmal bir benliği de var.”

Kesiti aç

Benlikten değil, özdeşleşmekten kurtulmak

Avcıoğlu, işi bilen mistiklerin “karakter benlikten kurtulmak” demediğini, “onunla özdeşleşmekten kurtulmak” dediğini söylüyor; çünkü karakter benlikten mutlak anlamda kurtulmak, kimseyle bir kelime bile konuşmamak ve biyolojik olarak iflas etmeyi beklemek demek olurdu. Özdeşleşmekten kurtulan kişi karakter benliği kendi denetimi altına alıp istediği gibi yeniden üretir ve onu bilinçle kullanır. Kendisinin karakter benliğinden rahatsız olmadığını, onu yönettiğini; bir film izlemek için bile karakter benliğe ihtiyaç duyulduğunu örnek veriyor.

“Karakter benlikten kurtulmak denmez. Onunla özdeşleşmekten kurtulmak.”

Kesiti aç

Ölmeden önce ölmek

Avcıoğlu, fena fillah, bekabillah, mokşa ve nirvanayı birbiriyle ilişkili kavramlar olarak anıyor; fena yokluk demektir. Karakter benlikle özdeşleşmekten kurtulanlar için “ölmeden önce ölünüz” denir; bu birçok anlama gelse de ilk anlamı, insan yapımı benlikle özdeşleşmekten kurtulacak bir uyanışa, bir bilinç seviyesine gelmektir. Bu, “Ondan başka varlık yoktur” hakikatini aklıyla ve kalbiyle idrak edip içselleştirmek, onu her an her yerde bir yaşam biçimi hâline getirmektir.

“Karakter benlikle özdeşleşmekten kurtulduğunda, onlar “ölmeden önce ölünüz” derler.”

Kesiti aç

Tanrı, Âdem, âlem

Avcıoğlu, işi bilen mistiklerin “ondan başka varlık yoktur, ondan başka fail de yoktur” dedikten sonra Tanrı ile âlem ilişkisini yalnız bırakmadığını, ortaya varoluşsal benliğe bitişmiş sapiensi koyduğunu anlatıyor; adına Âdem diyor. Âdem bir yönüyle âlemin bir nesnesidir, organizmal benliği, zihni ve içgüdüleriyle değişime tabidir; öbür yönüyle bilinç ve nitelikli benlik farkındalığı sayesinde bir tanrısallık yönü taşır. Bu yüzden “Tanrı ve onun atadığı halife” denmiştir; halife yalnızca yönetici değil, yerini alan demektir; bütün kavramları belirleyen onun aklı, bütün duygu durumlarını belirleyen onun zihnidir.

“O yüzden işi bilen mürşitler Tanrı-âlem ilişkisinden bahsetmezler. Tanrı-Âdem-âlem ilişkisinden bahsederler.”

Kesiti aç

Tanrı’nın zatı mı, Tanrı kavramı mı?

Avcıoğlu, fena fillah diyenlerin “ben gerçekte yokum” dediğini, nedenini sorunca tek bir cümle söylediklerini aktarıyor: bilmiyoruz; buna “biliyorum” diyen yalan söyler, çünkü Tanrı’nın zatı hakkında bir harf bile konuşulamaz. Tanrı kavramı insanın aklının ve zihninin ürünüdür. Tanrı’dan söz edenlere sorulması gereken, Tanrı’nın zatından mı yoksa insanlığın oluşturduğu sekiz milyar Tanrı kavramından mı bahsettikleridir.

“Çünkü tanımı gereği sen Tanrı’nın zatı hakkında bir harf bile konuşamazsın.”

Kesiti aç

Damla denizde

Avcıoğlu, mutasavvıfların “fena fillah” dediğini, insanın kendi benliğini yok saydığını, yani zaten olmadığını, bir tecelli olduğunu idrak edip içselleştirdiğini anlatıyor; “bekabillah” ise Tanrı’da kalıcı olmak demektir. Bunu elindeki bir damla suyu denize atmaya benzetiyor: damla denizde fena olur, artık göremez, çekip ayıramazsın; ama hiçliğe gitmemiştir, denizde beka olmuş, kalıcı olmuştur.

“Ama hiçliğe mi gitti? Hayır. Beka oldu aynı zamanda denizde. Kalıcı oldu.”

Kesiti aç

Nirvana: ateş söndü

Avcıoğlu, mokşanın Budizmde, Hindistan’da ve Çin’de Buda’dan sonraki anlatımlarda bütün sahte yanılsamalardan kurtulup yok olduğunu fark etmek, onların etkisinden çıkmış bir bilinç hâline gelmek olduğunu söylüyor. Nirvana ise Sanskritçe ve Pali dilinde “ateş söndü” demektir; ölümden sonra gidilecek uzak bir yer değil, bu dünyada yaşarken mokşalardan ve fenalardan geçtikten sonra bütünde huzuru deneyimlemektir. Buda’nın “öldükten sonra Nirvana’ya gideceğiz” demediğini, öyle diyenlerin ona iftira attığını belirtiyor.

“Nirvana kelimesinin Türkçesi “ateş söndü” demektir. Ateş söndü, harika bir kelime.”

Kesiti aç

Zihne teşekkür etmek

Avcıoğlu, zihnin beş milyon yıllık adaptasyonla bizi doğadaki tehlikelerden korumak için çalıştığını, en büyük güvenlik zedelenmesinin ölüm kavramıyla ilgili olduğunu söylüyor. Bunu fark eden kişi meditatif bir hâlde zihnine şöyle diyebilir: “Seni anlıyorum, beni korumak istiyorsun; ama bunları artık farkındalıkla ele alabiliyorum, bu kadar panik yapmana gerek yok.” Bir süre sonra zihnin geri çekileceğini, beş dakikalık meditasyonların bunu sağlayabileceğini belirtiyor.

“Seni anlıyorum, beni korumak istiyorsun ama ölüm tehlikesi olan durumlarda da uyarılarına teşekkür ederim.”

Kesiti aç

Beden ve zihin aynı şeyin iki yüzü

Avcıoğlu, organizmal benlik hastalanınca zihinsel benliğin neden bu kadar etkilendiği sorusuna, ikisinin ayrı şeyler olmadığını söyleyerek cevap veriyor: vahdetçiler, madde ile enerjinin aynı şeyin iki farklı görünümü olduğunu (E = mc²) bildiği gibi beden ile zihnin de aynı şeyin iki farklı görünümü olduğunu bilir. Bu yüzden beden hastalanınca zihin, zihin hastalanınca beden etkilenir; zihin rahatlayınca beden sağlıklanır, zihin depresifleşince beden de kendini salıverir.

“Beden ve zihin ayrı şeyler değil; aynı şeyin iki farklı görünümü.”

Kesiti aç

Tövbe farkındalıktır

Avcıoğlu, geçmişte farkında olmadan yaptığı hataları fark edenlere, bunları başkalarına itiraf etmenin anlamı olmadığını, kendi içlerinde çözebileceklerini söylüyor. Farkındalığa gelip “ah” demenin en güzel tövbe olduğunu, tövbenin farkındalık demek olduğunu; iyi niyetli bir insanın bir şeyi fark ettiğinde otomatik olarak tövbe etmiş sayılacağını belirtiyor. Hepimizin karakter benliğinin geçmişte büyük hatalar yaptığını, kefaretleri ödeyip yola devam edeceğimizi ekliyor.

“Zaten farkındalığa gelmek ve “ah” demek en güzel tövbedir. Tövbe, farkındalık demektir zaten.”

Kesiti aç

Fena ve bekayı burada yaşamak

Avcıoğlu, bekabillah hâlinde artık onu deneyimleyecek bir ben kalmadığını söylüyor. Tasavvufçuların fena ve bekayı öldükten sonra varılacak bir hâl olarak anlattığını, kendisinin ise bunları burada, bilinç seviyesi olarak kullanmayı tercih ettiğini belirtiyor, tıpkı Siddhartha Gotama’nın Nirvana’yı kullandığı gibi. Benlik yoksa ve hepimiz tek bir varlığın görünümleriysek, görünüm çekildiğinde bütün varlıklar bütüne dönüp karışır ve beka olur; bunu bütün yetileriyle kontrol edip içselleştirdiğini, bu yüzden bir yerlere gitmeye gerek görmediğini anlatıyor. Öldükten sonra başka bilinç seviyelerine ve varoluş katmanlarına gideceğine dair öznel bir imanı olduğunu da ekliyor.

“Dolayısıyla fena ve bekayı ben burada bilinç seviyesi olarak kullanmayı tercih ediyorum.”

Kesiti aç

Kurumsal dinlerin Tanrı’sı

Avcıoğlu, bugün kurumsal bir dinin içinde olduğunu söyleyen birine “Tanrı’nı tarif et” dendiğinde, genellikle klasik tarifle karşılaşılacağını söylüyor: aşkın, ilim, irade ve kudret sahibi, insan biçimli özellikler gösteren bir zat; öfkelenir, ödüllendirir, cezalandırır, insanı imtihan eder, sonucuna göre cennete ya da cehenneme yollar.

“Öfkelenir, ödüllendirir, cezalandırır, işte imtihan eder insanı.”

Kesiti aç

İnisiyasyon

Avcıoğlu, ezoteriklerin çok kullandığı inisiyasyon ve inisiye kavramlarını anlatıyor: ezoterik, genele kapalı anlatısını özel seçilmişlere yapan demektir; inisiye mürşit de mürit de olabilir, genelde mürit; inisiyasyon, birini seyrisülûklerden geçirip bir mürşit eşliğinde ezoterik öğretinin hakikat saydığı şeyleri ve pratikleri bir yaşam biçimine dönüştürmesini öğretme süreçlerinin toplamıdır. Türkçesi rüşte erdirme ya da kâmilliğe ulaştırma diye çevrilebilir.

“Rüşte erdirme diye çevirebiliriz. Kâmilliğe ulaştırma diye çevirebiliriz.”

Kesiti aç

Şeriat, tarikat, hakikat, marifet

Avcıoğlu, mutasavvıfların dini dört katmanlı gördüğünü anlatıyor: şeriat ve tarikat, dinin yüzeysel farzları, haramları, helâlleri, ritüelleri ve ibadetleriyle yaşanan katmanıdır; hakikat, varlığın birliğini, bunun dışındaki her şeyin bir görünüm olduğunu fark etmektir; marifet ise dördüncü katta kalıcı olunan statik bir hâl değil, hakikati görüp arif olduktan sonra her şeyi onunla yeniden anlamlandırarak tekrar farkta, büyük farkındalıkla yaşamaya inmektir. Geçen videodaki Sünni tasavvuf ile vahdetçi tasavvuf ayrımını da hatırlatıyor.

“Hakikati görürsün. Oradan marifete ulaşırsın. Yani arif olursun.”

Kesiti aç

Halvet, celvet, zevk, vecd

Avcıoğlu, tasavvufta bilgi edinme yollarından müşahede (şahitlik) ve keşfi; halveti, yani üç, yedi, on, kırk gün gibi sürelerle insanlardan ve birçok nesneden kendini çekip bir tas su ve bir parça yemekle içsel olarak baş başa kalmayı; celveti, yani o irfanla halkın içine dönmeyi anlatıyor. Zevkin (zavk), onların dilinde kemâl hâlinin bilgisi ya da deneyimi demek olduğunu; vecdin ise esrime, coşma hâli olduğunu, insanın kendini kaybedip yığılabileceğini, coşkuyla dans edebileceğini söylüyor.

“Zevka erdik dediklerinde kemal halinin bilgisine ulaştık, deneyimine ulaştık demek isterlerdi.”

Kesiti aç

Yedi nefs mertebesi

Avcıoğlu, Hermes’ten tasavvufçulara birçok mistik topluluğun yedi mertebeden söz ettiğini anlatıyor: uyur gezer, kendi çıkarının peşindeki nefs-i emmare; kendini kınayan nefs-i levvame; ilham olunan nefs-i mülhime; hakikatleri içselleştirmiş nefs-i mutmainne; razıye ve marziyye; en sonunda insan-ı kâmil olunan nefs-i kâmile. Kendisinin bunlara katılmadığını söylüyor: mertebeler uzay gemisi kapsülleri gibi geride bırakılıyormuş gibi anlatılıyor; oysa mertebelere çıkmış insanların nefs-i emmarenin bile aşağılarına düştüğünü defalarca gördü. Ayrıca bunlar karakter benliğin varoluşumuzu temsil ettiğini varsayıyor; oysa insan bu dünyanın çocuğudur. Bunların güzel temenniler olabileceğini, ama insanı iki yüzlü hissettirdiğini belirtiyor.

“Çünkü ben yaşayan gerçekliği referans alan biriyim.”

Kesiti aç

İnsanı değiştiremezsin

Avcıoğlu, insan-ı kâmil diye anlatılanların yüzde doksanını gözlediğini, insanın sabunlu bir zeminde olduğunu, bir saniyede koordinatların değişip kişinin ne olduğunu bile anlayamayacağını söylüyor. Bu yüzden Buda’nınkini daha gerçekçi buluyor: Nirvana burada ulaşılabilir bir şeydir ve karakter benlikten değil, onunla özdeşleşmekten kurtularak deneyimlenir. 124 bin peygamberin, milyonlarca bilim insanı, filozof ve mistiğin, cennet ödülünün ve cehennem tehditlerinin insanı değiştirmeyi başaramadığını söylüyor; insanı değiştirmeye kalkan her hareketin tarih boyunca yenildiğini, insanı iyi tanırsak eğitebileceğimizi ama evcilleştiremeyeceğimizi belirtiyor.

“İnsanımızı iyi tanırsak onu eğitebilip kendimize tabi kılabiliriz. Onu evcilleştiremeyiz. Onu değiştiremeyiz.”

Kesiti aç

Yedi çakra

Avcıoğlu, uzak doğuda insanın çakralar üzerinden tanımlandığını anlatıyor: kök çakra güvenlik ve içgüdülerin tatminiyle, cinsel çakra duygular ve yaratımla, göbek altındaki çakra irade ve özgüvenle, kalp çakrası esenlik, şefkat ve aşkla, boğaz çakrası iletişimle, üçüncü göz çakrası sezgi ve içgörüyle, tepedeki taç çakrası evrensel bilincin açılmasıyla ilgilidir. Çakraları, madde ile mananın, deneyimin, bilginin ve insan hâllerinin aktığı solucan delikleri gibi hayal edebileceğimizi söylüyor.

“Çakralar, madde ve mananın geçişlerinin, deneyimin, bilginin, insanın hâllerinin aktığı solucan delikleri gibi hayal edebilirsin.”

Kesiti aç

Yedi mertebe

Avcıoğlu, çakraları açarak insanı tekamül ettirme fikrini Hermes’in yedi boyutu geçerek Tanrı’nın katına girme öğretisine bağlıyor: yığma tutkusu (tekâsür), kurnazlık, şehvet, arzular, acelecilik, lüks ve şöhret, kötülük mertebelerinden sonra nur mertebesi. Bu hâlleri fiziksel, eterik, astral, mental, kozal (saf akıl), buti (saf sezgi) ve atma (saf irade, evrensel kozmik bilinç) bedenleri olarak anlatanlar da olduğunu, hepsinin hemen hemen aynı şeyi tarif ettiğini söylüyor.

“Yani hepsi aynı şeyi hemen hemen tarif ediyorlar gördüğün gibi.”

Kesiti aç

Celal, cemal, kemal

Avcıoğlu, tasavvufun celal, cemal ve kemal kavramlarını anlatıyor: Tanrı celaliyle de tecelli eder, bize zorlu, üzücü, korkunç deneyimler yaşatır; cemaliyle de tecelli eder, iyilikler, zevkler, hoşluklar ve keyifler yaşatır. Diyalektik evrende bu ikisinin dengesiyle bizi kemale, yani farkındalığa, arifliğe ulaştırır. Ardından fark, cem ve cemü’l-cem kavramlarını açıklıyor: fark çokluk âlemi, birbirimizi farklı kendinde şeyler sandığımız gerçekliktir; cem, bunun üstündeki “ondan başka varlık yoktur” düzeyidir; cemü’l-cemde ise kelimelerin ve bir şeyi toplayacak öznenin bile kalmadığını söylüyor.

“Tanrı derler Celal’le de tecelli eder. Hani zorlu deneyimler yaşatır bize, üzücü durumlar, korkunç durumlar ama Cemal’iyle de tecelli eder. Diyalektik evren ya.”

Kesiti aç

Mistik ama ruhçu değil

Avcıoğlu, yeni dönem ruhçuların “spiritüel dünya” diyerek bütün mistisizmi kastetmesini yanlış buluyor: spiritüalizm ruhçuluk demektir ve mistisizmin altındaki bir gruptur. Kendisinin mistik olduğunu ama spiritüalist olmadığını, ruhçuların temel görüşlerine katılmadığını söylüyor; mistik, bu evrende kesin bilgiyle bilinemeyecek alanlar olduğuna, bir kısmının yaşayarak deneyimlenebileceğine inanır. Ruhçulara göre ruh asıl varlıktır, maddeye deneyim almak için bağlanır; beden ölünce ruh dinlenir, sonra yeni bir bedene girer. Avcıoğlu, onların hâlâ karakter benliğin maceralar yaşadığını varsaymasında ve Tanrı’yı uzaklarda, ulaşılamaz bir yerde görmesinde ayrıldığını söylüyor.

“Mesela ben de bir mistiğim ama bir spiritüalist değilim. Ruhçulara, onların temel görüşlerine katılmıyorum.”

Kesiti aç

Sıradaki videolar

Yeni bir kesit yayımlanınca haber ver

Sık sık e-posta göndermeyiz; yalnızca yeni video ve canlı yayın tarihi olduğunda. Her e-postanın altındaki bağlantıyla istediğin an ayrılabilirsin.